Bize göre liderleri dört sınıfa ayırmak uygun görülmektedir
1- Basit liderler: Bunlar, cemaat ve teşkilatını istismar ederek, dünyalık makam ve menfaatler peşindedirler. Günübirlik siyaset takip ederler... Ucuz kahramanlıklara ve Donkişotluklara heveslidirler. Olayların ve halkın peşinden sürüklenirler. Belli güçlerin güdümündedirler.
2- Orta çaplı liderler: En fazla “grup ve parti çapında” düşünürler... Mevcut sistemin kurum ve kuralları çerçevesinde, iyileştirme ve yenileştirme hareketlerine girişirler. Bozuk düzeni ve hele dünya dengelerini değiştirmek idealini, akıllarına yerleştiremezler. Ama yine de, hayırlı ve yararlı başarılar gösterirler... Belirli dönemlere yön verdikleri için, haklı olarak isimlerinden bahsettirirler.
3- Büyük liderler: Evrensel planda, dünya düzeninin dümen suyundan çıkamamakla beraber, kendi ülkelerindeki haksızlık ve yanlışlıkları önleyecek, akılcı ve kalıcı tedbirleri alabilir ve kısmi sistem düzeltmelerini başarabilirler.
Halkın yaşam biçimini ve değer ölçülerini, iyi yönde değiştirip geliştirebilirler... Bunlar önder ve saygıdeğer kimselerdir.
4 - Ender liderler: Bunlar bir kaç asırda bir ancak görülürler... Önce kendi ülkelerinde, temel insan haklarına ve hukuk kurallarına aykırı bulunan bozuk düzenlerin, artık işlemez ve iyileşmez hale geldiğini millete gösterirler. Yani sömürü sisteminin perde arkasına dikkat çekerler. Başta belli kimseleri, sonrada halk kesimlerini şuurlandırıp peşlerinden sürüklerler... Tedric ve teenni (adım adım ve dikkatle hareket etmek) kuralına uyarak ve zoraki tedbir ve teşebbüslere asla kalkışmayarak, sabır ve siyasetle iktidarı ele geçirirler. Yeni güç merkezleri oluşturarak, dünya dengelerini sarsar ve insanlığın lehine değiştirirler.
Ve işte Erbakan Hoca, böylesine müstesna bir şahsiyettir. Sadece yeni bir Türkiye’yi değil, yeni bir dünyayı kurmak emelindedir. Bu nedenle orta liderler gibi, parti ve teşkilat bazında ve bazı şahsiyetler gibi sadece ülke planında değil, elbette dünya çapında düşünmek mecburiyetinde ve mertebesindedir.
Dünya ve ülke şartlarını birlikte değerlendirerek, cemaat ve teşkilâtça “arzulanan” değil, bugünkü şartlarda “lazım olan” neticeyi oluşturma siyaset ve stratejisini yürütmektedir...
Daha güzel ve daha görkemli neticeleri elde etmek imkânları varken, heves ve heyecanlarını frenleyerek “daha az kemiyetli, ama daha emniyetli” neticeleri ayarlamak ise, ancak Ender Liderlerin marifeti ve cesaretidir.
Kalıcı ve büyük neticeler elde edebilmek için, geçici ve küçük tavizleri veremeyen liderler, tarihin seyrini değiştiremezler... Büyük liderler, olayların ve kalabalıkların arkasından koşmak yerine, halkı şuurlandırıp, kendi peşlerinden sürükler ve olaylara yön verirler.
Düşmanların çokluğu, tehdit ve tehlerin yoğunluğu, şartların ve imkânların uygunsuzluğu, büyük liderleri yolundan çeviremezler.
Bunlar bahanelerin ve mazeretlerin arkasına sığınmayı asla düşünmezler.
Bakınız 95 Genel Seçimleri ve sonrasında, bir takım sanatçı soytarılarından, bazı sosyalist donkişotlara, rantiyeci iş adamlarından, kiralık köşe yazarlarına, Farmason Localarından, Nefretullah Hocalarına, mafya babalarından, medya madrabazlarına kadar, etkili ve yetkili tüm kesimlerin Refah’sız bir koalisyon formülü üzerinde çalışmalarına ve Erbakanı iktidardan uzak tutmak için çırpınmalarına rağmen, Hoca’nın asla yılgınlık ve karamsarlık göstermeden haklarımıza ve davamıza sahip çıkması, seçim zaferinden daha büyük bir başarı ve metanet örneğidir.
Öyle rahat koltuğunda oturup da, uygulanma şansı ve şartları bulunmayan hayali teklif ve temennilerde bulunmak ve kendi ayarınca lideri eleştirmeye kalkışmak marifet değildir.
Bu konuda meşhur Fransız Kralı Napolyon Bonapart’la ilgili fıkrayı hatırlatmak istiyorum: Zorlu ve başarılı bir sefer dönüşü, komutanlarından birisi, harita üzerinde parmağıyla anlatarak ve bilgiçlik taslayarak, Napolyon’a şu tenkitlerde bulunur:
Sayın İmparator Bu yoldan değil de şuradan gitseydik ve filan kaleyi de arka tarafından çevirseydik, şimdi üç-dört merkezi daha zaptetmiş olarak, daha büyük zaferle geri dönecektik
Bu ucuz kahramanlık ve kuru lâfçılık gösterisine çok içerleyen Napolyon, o haritayı önüne alarak şöyle cevap verir:
“Eğer zafer kazanmak, sandığımız gibi harita üzerinde parmakla çizmek ve etrafını çevirmek kadar kolay olsaydı (dünya haritasının tamamını parmağıyla bir daire içine alarak) Ben bir anda bütün dünyayı böyle zapt ederdim..”
Gıybet olmasın ve anlaşılmasın diye ilini ve ismini söylemeyeceğim bir muhterem şeyh efendi bana: “Erbakan Hoca parti, müşahit, üye, miting, konferans, seminer gibi hizmetlerle boşuna uğraşıyor ve vakit kaybediyor.. Hâlbuki tarikat şeyhlerini, meşrep ağabeylerini ve cemaat temsilcilerini ziyarete gitseler veya davet etseler, hep biraraya gelip ortak bir karar verseler, ilk seçimde iktidar oluruz. Mesele bu kadar kolay. Zorlaştırmaya ve uzatmaya gerek yok” dediler.
Hocanın kendisine ne cevap vereceğini ve bu işin öyle kolay olmadığını nasıl göstereceğini tahmin ettiğim için, o zatı da alıp Ankaraya Hocanın ziyaretine gittik...
1- Basit liderler: Bunlar, cemaat ve teşkilatını istismar ederek, dünyalık makam ve menfaatler peşindedirler. Günübirlik siyaset takip ederler... Ucuz kahramanlıklara ve Donkişotluklara heveslidirler. Olayların ve halkın peşinden sürüklenirler. Belli güçlerin güdümündedirler.
2- Orta çaplı liderler: En fazla “grup ve parti çapında” düşünürler... Mevcut sistemin kurum ve kuralları çerçevesinde, iyileştirme ve yenileştirme hareketlerine girişirler. Bozuk düzeni ve hele dünya dengelerini değiştirmek idealini, akıllarına yerleştiremezler. Ama yine de, hayırlı ve yararlı başarılar gösterirler... Belirli dönemlere yön verdikleri için, haklı olarak isimlerinden bahsettirirler.
3- Büyük liderler: Evrensel planda, dünya düzeninin dümen suyundan çıkamamakla beraber, kendi ülkelerindeki haksızlık ve yanlışlıkları önleyecek, akılcı ve kalıcı tedbirleri alabilir ve kısmi sistem düzeltmelerini başarabilirler.
Halkın yaşam biçimini ve değer ölçülerini, iyi yönde değiştirip geliştirebilirler... Bunlar önder ve saygıdeğer kimselerdir.
4 - Ender liderler: Bunlar bir kaç asırda bir ancak görülürler... Önce kendi ülkelerinde, temel insan haklarına ve hukuk kurallarına aykırı bulunan bozuk düzenlerin, artık işlemez ve iyileşmez hale geldiğini millete gösterirler. Yani sömürü sisteminin perde arkasına dikkat çekerler. Başta belli kimseleri, sonrada halk kesimlerini şuurlandırıp peşlerinden sürüklerler... Tedric ve teenni (adım adım ve dikkatle hareket etmek) kuralına uyarak ve zoraki tedbir ve teşebbüslere asla kalkışmayarak, sabır ve siyasetle iktidarı ele geçirirler. Yeni güç merkezleri oluşturarak, dünya dengelerini sarsar ve insanlığın lehine değiştirirler.
Ve işte Erbakan Hoca, böylesine müstesna bir şahsiyettir. Sadece yeni bir Türkiye’yi değil, yeni bir dünyayı kurmak emelindedir. Bu nedenle orta liderler gibi, parti ve teşkilat bazında ve bazı şahsiyetler gibi sadece ülke planında değil, elbette dünya çapında düşünmek mecburiyetinde ve mertebesindedir.
Dünya ve ülke şartlarını birlikte değerlendirerek, cemaat ve teşkilâtça “arzulanan” değil, bugünkü şartlarda “lazım olan” neticeyi oluşturma siyaset ve stratejisini yürütmektedir...
Daha güzel ve daha görkemli neticeleri elde etmek imkânları varken, heves ve heyecanlarını frenleyerek “daha az kemiyetli, ama daha emniyetli” neticeleri ayarlamak ise, ancak Ender Liderlerin marifeti ve cesaretidir.
Kalıcı ve büyük neticeler elde edebilmek için, geçici ve küçük tavizleri veremeyen liderler, tarihin seyrini değiştiremezler... Büyük liderler, olayların ve kalabalıkların arkasından koşmak yerine, halkı şuurlandırıp, kendi peşlerinden sürükler ve olaylara yön verirler.
Düşmanların çokluğu, tehdit ve tehlerin yoğunluğu, şartların ve imkânların uygunsuzluğu, büyük liderleri yolundan çeviremezler.
Bunlar bahanelerin ve mazeretlerin arkasına sığınmayı asla düşünmezler.
Bakınız 95 Genel Seçimleri ve sonrasında, bir takım sanatçı soytarılarından, bazı sosyalist donkişotlara, rantiyeci iş adamlarından, kiralık köşe yazarlarına, Farmason Localarından, Nefretullah Hocalarına, mafya babalarından, medya madrabazlarına kadar, etkili ve yetkili tüm kesimlerin Refah’sız bir koalisyon formülü üzerinde çalışmalarına ve Erbakanı iktidardan uzak tutmak için çırpınmalarına rağmen, Hoca’nın asla yılgınlık ve karamsarlık göstermeden haklarımıza ve davamıza sahip çıkması, seçim zaferinden daha büyük bir başarı ve metanet örneğidir.
Öyle rahat koltuğunda oturup da, uygulanma şansı ve şartları bulunmayan hayali teklif ve temennilerde bulunmak ve kendi ayarınca lideri eleştirmeye kalkışmak marifet değildir.
Bu konuda meşhur Fransız Kralı Napolyon Bonapart’la ilgili fıkrayı hatırlatmak istiyorum: Zorlu ve başarılı bir sefer dönüşü, komutanlarından birisi, harita üzerinde parmağıyla anlatarak ve bilgiçlik taslayarak, Napolyon’a şu tenkitlerde bulunur:
Sayın İmparator Bu yoldan değil de şuradan gitseydik ve filan kaleyi de arka tarafından çevirseydik, şimdi üç-dört merkezi daha zaptetmiş olarak, daha büyük zaferle geri dönecektik
Bu ucuz kahramanlık ve kuru lâfçılık gösterisine çok içerleyen Napolyon, o haritayı önüne alarak şöyle cevap verir:
“Eğer zafer kazanmak, sandığımız gibi harita üzerinde parmakla çizmek ve etrafını çevirmek kadar kolay olsaydı (dünya haritasının tamamını parmağıyla bir daire içine alarak) Ben bir anda bütün dünyayı böyle zapt ederdim..”
Gıybet olmasın ve anlaşılmasın diye ilini ve ismini söylemeyeceğim bir muhterem şeyh efendi bana: “Erbakan Hoca parti, müşahit, üye, miting, konferans, seminer gibi hizmetlerle boşuna uğraşıyor ve vakit kaybediyor.. Hâlbuki tarikat şeyhlerini, meşrep ağabeylerini ve cemaat temsilcilerini ziyarete gitseler veya davet etseler, hep biraraya gelip ortak bir karar verseler, ilk seçimde iktidar oluruz. Mesele bu kadar kolay. Zorlaştırmaya ve uzatmaya gerek yok” dediler.
Hocanın kendisine ne cevap vereceğini ve bu işin öyle kolay olmadığını nasıl göstereceğini tahmin ettiğim için, o zatı da alıp Ankaraya Hocanın ziyaretine gittik...
Çok bereketli bir genel sohbetten sonra, bu zat aynı konuyu özel olarak Hocaya da anlattı... Hocamız; “Haklı ve hayırlı programlarımızın biran evvel iktidarı için oturup fikir ürettiği ve bu davayı dert ettiği için”, o zatı tebrik ve teşekkür ettikten sonra:
“-Ama muhterem, siz de takdir buyurursunuz ki, bu teklifinizi biz ve teşkilatımız, tek başımıza yerine getiremeyiz...
Sizlerin de himmet ve gayretinize ihtiyacımız var. O bakımdan bulunduğunuz vilayet ve çevresindeki kıymetli ve etkili şahsiyetleri ziyaret edip, ortak ve onurlu bir siyasi cephede ittifak kurmamız için, zatı alinize yetki ve görev veriyorum..” dedi ve o zat da kabul etti...
“-Ama muhterem, siz de takdir buyurursunuz ki, bu teklifinizi biz ve teşkilatımız, tek başımıza yerine getiremeyiz...
Sizlerin de himmet ve gayretinize ihtiyacımız var. O bakımdan bulunduğunuz vilayet ve çevresindeki kıymetli ve etkili şahsiyetleri ziyaret edip, ortak ve onurlu bir siyasi cephede ittifak kurmamız için, zatı alinize yetki ve görev veriyorum..” dedi ve o zat da kabul etti...
Yaklaşık iki hafta sonra, neler yaptığını öğrenmek üzere tekrar ziyaretine gittiğim de, o muhteremi gayet kızgın ve bıkkın bir vaziyette gördüm. Bana şunları söylüyordu: “Canları cehenneme.. Bunlar adam olmaz. Bunlarla bir yere varılmaz.. Filanlara gittim dinlemediler Feşmekanları davet ettim gelmediler.. Bunlar maalesef şahsi heves ve hesaplar peşindedirler.. Artık bunlardan ümidimi kestim ve o düşüncelerimden vazgeçtim?”
Kendilerine, “Muhterem üstadım Bu işin böyle sonuçlanacağını biz tahmin ediyorduk ama, sizlere de fiilen göstermek için bu kadarlık bir tecrübeye ihtiyaç vardı” dedik.
Velhasıl hükümet kurmak hayal kurmak kadar kolay olmuyor. Ve hele özlenen değişimi başarmak, demogoji yapmakla mümkün olmuyor.
Liderin önemi ve özellikleri
Lidersiz bir teşkilat, başsız ve itaatsız bir cemaat, komutansız bir ordu ve cihat düşünülemez. Naklî ve aklî deliller, vahye dayanan kitap, sünnet, icma ve içtihat esasları, ve bütünüyle insanlık tarihi ve tecrübeleri gösteriyor ki, devletlerin kurulmasında ve yıkılmasında olsun... Milletlerin yükselmesinde ve gerilemesinde olsun... Meşrep ve mezheplerin, hatta medeniyetlerin oluşmasında olsun... Savaşların kaybedilmesinde veya kazanılmasında olsun... Liderlerin ve komutanların rolü pek büyük olmuştur.
Lider ve komutanların başarılı veya başarısız olmalarında ise kendi şahsî kabiliyet, cesaret ve marifetlerinin yanında, elbette askerlerinin ve cemaatlerinin bağlılık ve itaatlerinin de önemli bir etkisi ve katkısı olduğu inkâr edilemez.
Bu nedenledir ki Cenab-ı Hak “Ey iman edenler Allaha itaat ediniz (Kur’an’a uyunuz), Resule (sav) itaat ediniz (sünnete tabi olunuz) ve sizden olan Ulül Emre (emir sahiplerine) de (itaat ediniz)”[4] buyurmaktadır.
Ayetteki ‘Ulül Emir’le Halife (Devlet ve hükümet başkanından) vezirlere ve nazırlara (bakanlara), valilerden ordu komutanlarına, ulemadan teşkilat başkanlarına kadar, baştan aşağıya bir düzen ve disiplin içerisinde, emir ve yetki sahibi herkesin kastedildiği ve “bizden olmak”, yani benimsediğimiz ve beklediğimiz evrensel hukuk nizamına inanmak ve uygulamak şartıyla, her seviyedeki emir sahiplerine, yetki ve sorumlulukları ölçüsünde itaat etmenin kesinlikle emredildiği muteber tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarında ifade edilmiştir.[5]
İmamı Nebevi de Müslim Şerhi’nde şöyle demektedir: “Ulü-l Emrden murat kendilerine itaatı Allah’ın farz kıldığı kimselerdir ki önceki ve sonraki alimler bu konuda ittifak etmiştir”[6]
Hilafetin (Devlet başkanlığının) şartlarıyla, umumi vezaretin (başbakanlığın), genel ve özel imaretin (eyalet ve bölge valiliklerinin) ve cihat emîrinin ve teşkilat liderinin taşıması gereken vasıfların hemen hemen aynı olduğu bildirilmiştir.
İmamet ve riyasetin (Devlet ve teşkilat Liderliğinin) genel şartları ise 4 tane sayılmıştır:
1- İlim ve adalet
2- Liyakat ve ehliyet
3- Siyasî kabiliyet
4- Sıhhat ve selamet[7]
Şimdi lider olacak kimsede bulunması gereken bu vasıfları izah edelim:
1- İLİM, İslam’ı bilmek, ülkenin ve insanlığın sorunlarına gerekli ve yeterli çözümler üretmektir. Kurulacak Adil Yeni Dünya Düzeni’nde, değeri değişmeyen sağlam para, faizsiz banka ve kredi ve adil vergi konularını içeren ekonomik şartların, siyasî ve idarî yapılanmanın, dîni ve ahlâkî kurumların, eğitim ve öğretim sistemi ve ilim nizamının nasıl kurulacağını, nasıl uygulanacağını, temel insan hak ve hürriyetlerinin nasıl korunacağını, bilmeyen ve beceremeyen kimselerde ilim sıfatı noksandır.
Bu konulardan anlayan, araştıran, bu günkü bozuk sistemlere karşı natif program ve projeler ortaya koyan kimseler ise, ilim sıfatına sahiptirler ve “bu ilmi nereden aldın?” diye sormak yersizdir. Medreseden mezun olabilir, üniversitelerde okuyabilir ve şahsî gayretiyle kendini yetiştirmiş olabilir. Çünkü ilim, rast gele bilgi toplama veya diploma işi değil, özel bir anlayış, feraset ve dirayet işidir.[8]
2 - EHLİYET, insanların ve özellikle Müslümanların, lehine ve aleyhine olan durumları en iyi bilmek, şartları ve imkânları yerinde değerlendirmek ve her bakımdan liderliğe layık olabilmektir. Bugün insanlığın baş belası siyonist dünya düzeninin, evrensel teşkilat ve tuzaklarını bilmeyen, masonik çevrelerin ülke yönetimindeki etki alanlarını ve gizli araçlarını fark edemeyen ve bunlara karşı gerekli tedbirleri alabilme feraset ve cesaretini gösteremeyen kimselerin, liderlik ehliyeti yok demektir.
3 - SİYASİ KABİLİYET, emrindeki teşkilat ve cemaatı, sevk ve idare yeteneğidir. Toplumu en az zararla ve en emin yollardan, hedefe ulaştırmasını bilmek özelliğidir. Herkesi kendi ayarında ve kendi diyarında idare etme mesleğidir. İnsanları kendi karakter ve kabiliyetleri ve özel marifetleri doğrultusunda kullanabilme ferasetidir. Düşmanlarının ve rakiplerinin hile ve hücumlarını bile, onların aleyhine çevirebilme becerisi ve cesaretidir.
4 - SIHHAT ve SELAMET ise, liderlik görevini yürütmeye mani olacak akılsızlık ve ahmaklık, körlük, sağırlık ve dilsizlik gibi sakatlık ve ağır hastalık gibi arızalardan, esirlik ve hapislik gibi durumlardan uzak bulunma halidir.
Şimdi ilmî, ahlâkî, ekonomik ve siyasî "Adil Düzen" projelerini üretecek ve yürütecek bir İLME, siyonizmi ve zulüm sistemini ve karanlık güçlerin siyasetini en iyi tanıyacak ve karşı tedbirleri alacak bir EHLİYET’e, yüzlerce teşkilat ve cemaati başarıyla sevk ve idare edecek bir SİYASİ KABİLİYET’e ve kusursuz, sağlam bir fiziğe ve tükenmez bir enerjiye sahip Erbakan Hocamız gibi mükemmel bir lider başımızdayken, oturup yeni lider arayışına girişenlerin ya aklı noksandır, veya ahlakı hamdır.
Kendilerine, “Muhterem üstadım Bu işin böyle sonuçlanacağını biz tahmin ediyorduk ama, sizlere de fiilen göstermek için bu kadarlık bir tecrübeye ihtiyaç vardı” dedik.
Velhasıl hükümet kurmak hayal kurmak kadar kolay olmuyor. Ve hele özlenen değişimi başarmak, demogoji yapmakla mümkün olmuyor.
Liderin önemi ve özellikleri
Lidersiz bir teşkilat, başsız ve itaatsız bir cemaat, komutansız bir ordu ve cihat düşünülemez. Naklî ve aklî deliller, vahye dayanan kitap, sünnet, icma ve içtihat esasları, ve bütünüyle insanlık tarihi ve tecrübeleri gösteriyor ki, devletlerin kurulmasında ve yıkılmasında olsun... Milletlerin yükselmesinde ve gerilemesinde olsun... Meşrep ve mezheplerin, hatta medeniyetlerin oluşmasında olsun... Savaşların kaybedilmesinde veya kazanılmasında olsun... Liderlerin ve komutanların rolü pek büyük olmuştur.
Lider ve komutanların başarılı veya başarısız olmalarında ise kendi şahsî kabiliyet, cesaret ve marifetlerinin yanında, elbette askerlerinin ve cemaatlerinin bağlılık ve itaatlerinin de önemli bir etkisi ve katkısı olduğu inkâr edilemez.
Bu nedenledir ki Cenab-ı Hak “Ey iman edenler Allaha itaat ediniz (Kur’an’a uyunuz), Resule (sav) itaat ediniz (sünnete tabi olunuz) ve sizden olan Ulül Emre (emir sahiplerine) de (itaat ediniz)”[4] buyurmaktadır.
Ayetteki ‘Ulül Emir’le Halife (Devlet ve hükümet başkanından) vezirlere ve nazırlara (bakanlara), valilerden ordu komutanlarına, ulemadan teşkilat başkanlarına kadar, baştan aşağıya bir düzen ve disiplin içerisinde, emir ve yetki sahibi herkesin kastedildiği ve “bizden olmak”, yani benimsediğimiz ve beklediğimiz evrensel hukuk nizamına inanmak ve uygulamak şartıyla, her seviyedeki emir sahiplerine, yetki ve sorumlulukları ölçüsünde itaat etmenin kesinlikle emredildiği muteber tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarında ifade edilmiştir.[5]
İmamı Nebevi de Müslim Şerhi’nde şöyle demektedir: “Ulü-l Emrden murat kendilerine itaatı Allah’ın farz kıldığı kimselerdir ki önceki ve sonraki alimler bu konuda ittifak etmiştir”[6]
Hilafetin (Devlet başkanlığının) şartlarıyla, umumi vezaretin (başbakanlığın), genel ve özel imaretin (eyalet ve bölge valiliklerinin) ve cihat emîrinin ve teşkilat liderinin taşıması gereken vasıfların hemen hemen aynı olduğu bildirilmiştir.
İmamet ve riyasetin (Devlet ve teşkilat Liderliğinin) genel şartları ise 4 tane sayılmıştır:
1- İlim ve adalet
2- Liyakat ve ehliyet
3- Siyasî kabiliyet
4- Sıhhat ve selamet[7]
Şimdi lider olacak kimsede bulunması gereken bu vasıfları izah edelim:
1- İLİM, İslam’ı bilmek, ülkenin ve insanlığın sorunlarına gerekli ve yeterli çözümler üretmektir. Kurulacak Adil Yeni Dünya Düzeni’nde, değeri değişmeyen sağlam para, faizsiz banka ve kredi ve adil vergi konularını içeren ekonomik şartların, siyasî ve idarî yapılanmanın, dîni ve ahlâkî kurumların, eğitim ve öğretim sistemi ve ilim nizamının nasıl kurulacağını, nasıl uygulanacağını, temel insan hak ve hürriyetlerinin nasıl korunacağını, bilmeyen ve beceremeyen kimselerde ilim sıfatı noksandır.
Bu konulardan anlayan, araştıran, bu günkü bozuk sistemlere karşı natif program ve projeler ortaya koyan kimseler ise, ilim sıfatına sahiptirler ve “bu ilmi nereden aldın?” diye sormak yersizdir. Medreseden mezun olabilir, üniversitelerde okuyabilir ve şahsî gayretiyle kendini yetiştirmiş olabilir. Çünkü ilim, rast gele bilgi toplama veya diploma işi değil, özel bir anlayış, feraset ve dirayet işidir.[8]
2 - EHLİYET, insanların ve özellikle Müslümanların, lehine ve aleyhine olan durumları en iyi bilmek, şartları ve imkânları yerinde değerlendirmek ve her bakımdan liderliğe layık olabilmektir. Bugün insanlığın baş belası siyonist dünya düzeninin, evrensel teşkilat ve tuzaklarını bilmeyen, masonik çevrelerin ülke yönetimindeki etki alanlarını ve gizli araçlarını fark edemeyen ve bunlara karşı gerekli tedbirleri alabilme feraset ve cesaretini gösteremeyen kimselerin, liderlik ehliyeti yok demektir.
3 - SİYASİ KABİLİYET, emrindeki teşkilat ve cemaatı, sevk ve idare yeteneğidir. Toplumu en az zararla ve en emin yollardan, hedefe ulaştırmasını bilmek özelliğidir. Herkesi kendi ayarında ve kendi diyarında idare etme mesleğidir. İnsanları kendi karakter ve kabiliyetleri ve özel marifetleri doğrultusunda kullanabilme ferasetidir. Düşmanlarının ve rakiplerinin hile ve hücumlarını bile, onların aleyhine çevirebilme becerisi ve cesaretidir.
4 - SIHHAT ve SELAMET ise, liderlik görevini yürütmeye mani olacak akılsızlık ve ahmaklık, körlük, sağırlık ve dilsizlik gibi sakatlık ve ağır hastalık gibi arızalardan, esirlik ve hapislik gibi durumlardan uzak bulunma halidir.
Şimdi ilmî, ahlâkî, ekonomik ve siyasî "Adil Düzen" projelerini üretecek ve yürütecek bir İLME, siyonizmi ve zulüm sistemini ve karanlık güçlerin siyasetini en iyi tanıyacak ve karşı tedbirleri alacak bir EHLİYET’e, yüzlerce teşkilat ve cemaati başarıyla sevk ve idare edecek bir SİYASİ KABİLİYET’e ve kusursuz, sağlam bir fiziğe ve tükenmez bir enerjiye sahip Erbakan Hocamız gibi mükemmel bir lider başımızdayken, oturup yeni lider arayışına girişenlerin ya aklı noksandır, veya ahlakı hamdır.
Kaldı ki, biz kendimizi değiştirmedikçe, Allah yolunda hizmet ve sorumluluk yüklenmedikçe ve üzerimize düşen görevleri yerine getirmedikçe, her gün yeni bir lider getirsek bile yine durumumuz değişmeyecektir.
İtaat yerine itiraz eden, emir dinleyeceğine devamlı eleştiren, başarısızlıklarının sebebini, kendi tembelliğinde ve başıboşluğunda değil, devamlı liderlerinde arayan kimseler iflah olmazlar.
Nasıl ki, hain liderleri ve zalim yönetimleri değiştirmek ve düzeltmek için, gayret ve cesaret göstermeyen toplulukların iflah olmadıkları gibi.
İlim adamının çilesi
“Tilavetle Kuran olmaz. Rivayetle de ilim olmaz. Ancak, Kur’an hidayet iledir. İlim ise dirayet işidir.”[9]
Kur’an, ayetlerini anlamaya ve uygulama şartlarını hazırlamaya çalışmadan, sadece okuyup tekrarlamak için gönderilmemiştir. Başkalarından duyduklarını ve okuduklarını anlayıp hazmetmeden, sadece ezberleyip aktarmak da ilim değildir. Müslümanların ve insanlığın ahlâkî, siyasî, ilmî ve iktisadî sorunlarına ve sıkıntılarına, İslamî çözüm ve çareler üretmek ve bunları hayata tatbik etmek hususunda kendisinden yararlanabildiğimiz ölçüde Kuran amacına ulaşmış demektir. Çünkü ilim özel bir feraset, kabiliyet ve dirayet meselesidir.
Öyleyse gerçek ilim adamlarına düşen ilk görev, Müslümanların ve tüm insanlığın bugünkü mevcut;
a- Ahlâkî çöküntü ve rezaletlerinin,
b- Ekonomik dengesizlik, fakirlik ve sefaletlerinin,
c- Siyasî yönden, esaret ve zilletlerinin,
d- İlmî yönden, taklitçilik ve cehaletlerinin,
gerçek sebeplerini doğru olarak teşhis ve tespit etmektir.
Hastalığı yapan asıl mikropları bulmadan, siyonizmin bataklığını kurutmadan, rast gele yapılacak olan her türlü tedavi yöntemleri, hastalığı artırmaktan başka işe yaramayacaktır.
Çağın sorunları ve insanlığın ihtiyaçları tespit edildikten sonra, ilim adamına düşen, uygulanma imkânı olmayan fantezi öneriler üretmek ve beylik fetvalar vermek değil, oturup yeterli ve tutarlı çözüm ve çareleri ve gerekli proje ve reçeteleri araştırmaktır. Bu araştırma safhasında, o konuyla ilgisi ve bilgisi olan herkese ve her esere müracaat edilir. Her türlü ihtimal değerlendirilir. Araştırmacı o konuda başlangıçta kendisini bilgisiz ve yetersiz görmelidir... Benlik ve bilgiçlik taslayanlar ve kendisini müstağni sayanlar sorup öğrenmediklerinden ve başkalarını dinlemediklerinden cahil kalırlar ve gerçeği bulamazlar.
"Sana öğretilenlerden, bana da, doğruyu bulmama yarayacak bir bilgi öğretmek üzere sana tabi olabilir miyim?"[10] diyerek, tevazu gösterip bilenlerin önünde diz çökmeyenler ve talebeliğe tenezzül etmeyenler, ilim adamı olamazlar.
İlim adamları "en güzeline ve en gereklisine tabi olmak üzere (her hangi bir konuda konuşulan ve yazılan) her sözü dinler ve değerlendirir" [11] Gerekli ve yeterli bir araştırma ve soruşturma yaptıktan sonra, kendi kalbinde ve kafasında oluşan ilmî "ihtimal"leri başkalarıyla tartışmaya başlar... Bu dönemde kendi fikirleri kadar, diğerlerinin fikirlerine de önem verir ve saygı gösterir. Bu ilmî münazara ve münakaşalar sırasında, başkalarını alt etmek veya kendi fikrini empoze etmekten ziyade, “doğru”yu bulmaya ve anlamaya gayret eder... Yanıldığını fark ettiği noktalarda ise hatasını itiraf ve gerçeği kabul eder.
Çünkü “ilim”de tartışma vardır, ama zorlama ve kınama yoktur... “Din”de ise tartışma yok, sadece ikna ve inandırma vardır. “Düzen”de ise kanunî müeyyideler ve bağlayıcı mecburiyetler söz konusudur. Yani zorlama vardır. Bunlar farklı sistemlere tabi oldukları için, değişik yöntemlerin uygulanması esastır ve bunlar biri birine karıştırılmamalıdır.
Bu tartışmalardan sonra, ilim adamı kendi vicdanında ve kafasında oluşan kesin kanaate göre bir karar verir... Bu kararı verirken, İslam’ın emrindeki aklına ve anlayışına güvenir... Bu ilmî ve ictihadî kararlarından dolayı sorumlu da değildir. Zira isabet etse iki, yanılsa bile bir sevap verilecektir.
Çünkü "mutlak doğrular" ve "mutlak yanlışlar" zaten vahiyle bildirilmiştir... İlim adamının görevi, bu "değişmeyen doğruları" esas alarak, değişen ve gelişen şartlara ve standartlara uygun yeni ve yeterli çareler üretmektir.
İlim adamı, ilmî araştırmalar ve tartışmalar sonucu vardığı "ictihadî" kararları sözlü ve yazılı olarak savunmaya başlar. Bunun için konferans, seminer, panel, açıkoturum, gazete, dergi, kitap, radyo, televizyon gibi her türlü basın ve yayın organlarından yararlanır...
İşte asıl sıkıntı ve zorluklar bunun arkasından gelir. Çünkü bu ilmî ve İslamî gerçekler;
1- Saltanat düzenleri yıkılacak olan zalim idarecilerin...
2- Menfaatleri kesilecek din ve devrim istismarcısı çevrelerin,
3- Batıl inanışları ve hurafeleri sarsılan kalabalık kesimlerin,
4- Sahte otoriteleri zarar gören ve din alimi geçinen bazı kimselerin tepkisini çeker.
En acımasız iftira ve isnatlar, hatta zulüm ve sıkıntılar gelmeye başlar. Bu dönem, ilim adamının en zor dönemidir. İnandığı gerçekler uğruna, her türlü saldırıya ve sıkıntıya katlanması gerekir...
“... Bir kere azmettin mi (doğruluğuna inandığın bir karar verdin mi onu savunmak ve uygulamak hususunda) artık Allaha güven...[12] hükmünü düstur edinmelidir.
Olayların gerçek durumunu kavrayabilme, şartların ve sorunların doğru yorumunu yapabilme feraset ve dirayetine sahip bulunan gerçek ilim adamları[13], bu türlü tecavüz ve tedirginliklere karşı, metanet ve cesaretle direndikçe çevresinde bu gerçekleri anlayan ve savunan bir talebe ve taraftar halkası oluşur. Giderek daha geniş kesimler ve kitleler, bu gerçeklerin üzerinde durmaya ve düşünmeye başlar... İlk başta kendisine şiddetle saldıranlar, bu sefer hararetle savunmaya koyulurlar. Önceleri "Biz babalarımızın ve atalarımızın izinden ayrılmayız"[14] diyenler...
"Sömürü ve zulüm düzenleri ve saltanatları yıkılmasın diye"[15] inatla direnenler, zamanla bu gerçekleri anlamaya ve teslim olmaya mecbur kalırlar.
Derken, bu ilim adamının ictihadî kararları, prensip ve programları tüm toplumun malı olur ve sistem olarak uygulanmaya koyulur...
Demek ki, insanlığın ve Müslümanların ahlâkî, ekonomik, siyasî ve ilmî sorunlarının, önce sebeplerine, doğru teşhis ve tespit koyamayanlar, sonra bunların çözümüne ve çaresine esas olacak, ilmî araştırma ve soruşturmayı yapamayanlar, problemleri o konunun uzmanlarıyla tartışmayanlar ve nihayet kendisinde hasıl olan vicdanî kanaatını savunmak ve uygulamak hususunda, çilelere katlanmayanlar gerçek ilim adamı olamazlar.
İşte mezhep imamı müçtehitler. İşte çağını aydınlatan mücedditler... İşte toplumlara yeniden hayat ve hürriyet kazandıran gerçek mürşitler ve mücahitler... Hepsi de bu dönemleri yaşamış ve bu tür çilelere mutlaka katlanmışlardır.
Bir zamanlar “Cemaat, teşkilat ve itaat” kavramlarına karşı çıkanların...
“Ahlakî, siyasî, ilmi ve ekonomik Adil Düzen” programlarına ters bakanların...
“İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, İslam Askerî Savunma Paktı, Müşterek İslam Dinarı ve İslam Kültür ve Eğitim İşbirliği Teşkilatı” gibi teklif ve tasarıları, hayalcilikle suçlayanların. Şimdilerde tenkitten tebrike, itirazdan kabule yöneldiklerine şahit oluyor ve bu gelişim ve değişimleri özlenen yarınların yakınlığına bir alâmet sayıyoruz. Ve "ilim adamı" deyince ilk önce Erbakan’ı hatırlıyoruz... Çünkü gerçek bir ilim adamının bütün özelliklerini onda görüyoruz. Çağları değiştirecek bir iman inkılâbının önderliğini yapacak tüm üstünlüklerin, bu büyük dava ve devlet adamında toplandığını biliyoruz.
İmamı Şafii Hazretleri, “Bütün alimler fıkıhta İmam-ı Azam’ın iyali (çocukları ve talebeleri) sayılır” buyurmakla örnek bir edep ve kadirşinaslık göstermiştir.
Biz de, müsaadenizle “Bugün Türkiye’de ve özellikle İslamcı kesimde, köşe yazarlarından entel geçinenlere, radikal denilenlerden ılımlı kimselere, klasik hatiplerden yenilikçi bilinenlere, Milli Görüşçülerden partiler üstü hareket edenlere kadar, hemen hepsinin, doğru fikir öncüsü Erbakan’dır” dersek bu asla mübalağa sayılmamalı ve teşekkür makamında bir gerçeğin ifadesi olarak kabul edilmelidir.
Zira “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmemiş demektir.”
İç ve dış siyaset sorunları ve çözüm yolları ile ilgili olsun... Ülkemizdeki tıkanmış rejime ve yeryüzü sistemine karşı üretilen natif düzen projeleri ve programları ile ilgili olsun... Birleşmiş Milletler, NATO ve Ortak Pazar gibi kuruluşların gerçek niyetlerinin ve mahiyetinin ortaya koyulması ve bunlara karşı alınacak tedbirler ve oluşturulacak teşkilatlarla ilgili olsun... Siyonizm, masonluk MAFIA gibi karanlık güçlerin, kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerin ne olduklarıyla ve bunlardan korunma ve kurtulma imkânı ve planlarıyla ilgili olsun...
Siyasi cihat, cemaat, teşkilât esaslarıyla ilgili olsun, bütün bu konularda organizeyi, koordineyi ve otoriteyi sağlamak konularıyla ilgili olsun... Cesaret ve ciddiyetle ilk sözleri konuşan hep Erbakan olmuştur. En gerçekçi teşhis ve tespitleri yapan Erbakan olmuştur. En gerekli ve yeterli tedbir ve çareleri ortaya koyan da yine Erbakan olmuştur.
Ne siyasi, sosyal ve ekonomik sorunların saptanmasında ve problemin ne olduğunun ve nereden kaynaklandığının doğru olarak vurgulanmasında olsun, ne de bunların en uygun ve uygar çözüm ve çarelerinin anlatılmasında ve açıklanmasında olsun, hiç kimse Erbakan’ı geçememiş, bazıları da belki yıllarca karşı çıktığı ve aklı yatmadığı bu gerçekleri, daha sonra savunmaktan ve sahiplenmekten ve hatta mal bulmuş mağribi gibi bunları kendisi keşfetmiş ve yeni fark etmiş gibi şahsına mal etmekten çekinmemiştir.
Bugün siyonizmi ve dünya düzenini tenkit edenlerin de, sağcı ve solcu zihniyetlerin aynı şey olduğunu söyleyenlerin de, İslâm’ın aslında her dinden ve her kavimden herkesin birlikte ve huzur içinde yaşayacağı ve temel insan haklarının korunacağı bir barış düzeni olduğunu gündeme getirenlerin de...
Toplumsal konsensüsten ve Medine Sözleşmesi’nden bahsedenlerin de...
Birleşmiş Milletler’in, NATO’nun, Ortak Pazar’ın aleyhinde yazıp çizenlerin de...
Geçmişteki Müslüman devlet ve hükümet modellerinin, günümüze aynen tatbikinin imkânsız olduğunu, ancak temel kaynaklarımızdan yola çıkarak ve tarihi tecrübelerden de yararlanarak bugünün şartlarına ve standartlarına uygun, İslâm ve insanlık adına yeni ve yeterli ilmi projelerin üretilmesi ve geliştirilmesi zorunluluğunu fark edenlerin ve bu konuda gayret gösterenlerin de... Hep fikir hocası ve öncüsü Erbakan’dır.
Bu gerçeği kabullenmek, bir tebrik ve teşekkür ifadesidir... Neyi kimden öğrendiğini, hangi orijinal fikrin kim tarafından üretildiğini söylemek, ilmin haysiyeti ve insanlığın gereğidir...
Başkasına ait bir görüş ve buluşu kendisine mal etmek veya sahibini gizlemek ise bir nevi nankörlüktür ve ilim hırsızlığı demektir.
Bazı zavallılar, bizim bu gerçekleri riyakârlık ve yağcılık olsun diye yazdığımızı zannediyorlar. Bizi yakinen tanıyanlar, başkalarının elde etmek için bin takla attıkları nice makam ve menfaatleri, haysiyetimizden ve değerlerimizden taviz vermemek için nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi, imkân ve iktidar sahibi bulunan nice etkili ve yetkili zevatın, bazı haksızlık ve yanlışlıklarına karşı çıktığımız için, ne fırsatları feda ettiğimizi çok iyi bilirler.
Üstelik “Allah’ın bir kuluna açtığı rahmet ve fazilet kapılarını kimse kapatamaz... O’nun vermediği bir nimeti de kimse ondan zorla alamaz.” [16]
Suni lider sorunları
Doğrular, kalabalıkların değil, hakikatın yanındadır.
Çünkü “İnsanların çoğu bilmezler"[17], "Allaha karşı yalan uydururlar ve çokları da akıl erdirmezler"[18], "Pek çoğu cahildirler"[19], "Çoğu (gerçeğin değil) kendi zannının peşinde giderler"[20], "İnsanların çoğu şükretmezler"[21], "İnsanların çoğu inkar yolunu seçerler"[22], "Sizden çokları fasıklığı (ve günah yolunu) tercih ederler"[23], "İnsanların çoğu kadir bilmez nankördürler"[24], “İçinizden pek çoğu Haktan hoşlanmaz ve gerçeklerden yüz çevirirler.”[25], "Siz ne kadar isteseniz de insanların çoğu inanacak değildir.”[26], "Pek az iman ederler"[27], "Pek azı cihada giderler"[28] ,
"İnsanların pek azı hariç çoğundan hainlik beklenir"[29], "Ve çoğunluk az öğüt dinlerler."[30]
İşte bu ayetlerden anlaşılıyor ki insanların çoğu Hakkı aramazlar. Arayanların çoğu anlamazlar... Anlayanların çoğu inanmazlar... İnananların çoğu yaşamazlar... Yaşayanların çoğu savunmazlar ve Hak için zahmete katlanmazlar..
İnsanların çoğu maneviyatın değil, maalesef menfaatin kavgasındadır. Haklının değil güçlünün yanındadır. Doğruların değil, kalabalıkların arkasındadır. Özden değil sözden hoşlanırlar. Halden hakikatten anlamazlar, görünüşe ve gösterişe aldanırlar.
İşte bunun içindir ki Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin yerine, Taifli kabile reislerinin Peygamber olmasını arzulamışlardır. İnsanların çoğunluğu, uzun yıllar Resüllullaha düşmanlık yapmış ve ona tabi olmamışlardır. Her Peygambere, kendi sağlığında inanan ve sahip çıkan insanlar pek azdır.
İmamı Azam gibi bir zat bile, adil ve kâmil bir siyasi yönetimi arzuladığı için, dövüle dövüle öldürülmüş, ama insanların ve de Müslümanların pek çoğu, bu zulme ilgisiz kalmış ve ona sahip çıkmamışlardır.
Bu ülkede birileri çıkıp, devrimler adına tüm değerlerimizi devirmiş, ama insanların çoğu bu vahşete seyirci kalmış, hatta alkışlamıştır.
Bediüzzaman’ların nurlu davetine icabet eden pek az insan çıkmış, onun gibilere yapılan hakaret ve haksızlıklara, çoğunlukla suskun kalınmıştır.
Selamet davasını dert edinen ve destek veren kimseler, uzun yıllar azınlıkta kalmış ve ilk zamanlar ön safta oynayanların bile, bir kısmı maalesef cılk ve çürük çıkmıştır.
Ve şimdi iktidara yürüyen davamızı bugünlere taşıyan zatı, saf dışı bırakmaya ve başkalarını kahraman yapmaya yönelik girişimler başlamıştır.
Bu oyunları dışarıdan tezgâhlayanlara sözümüz yok, ama içerdekilerin bunlara alet olması ve hıyanetlerin hoş karşılanması, vicdanımızı sızlatmaktadır.
Şu gerçeği asla unutmamalıdır: “Bir insan, parti başkanı veya başbakan olabilir. Ama inkılâp lideri olmak kolay değildir.”
a- Siyonizmi ve onun dünya çapındaki çok çeşitli ve dehşetli kurum ve kurallarını ve emperyalizmin gizli açık planlarını bilmeyen ve karşı tedbirleri beceremeyen,
b- Bütün insanlığı kuşatacak ve kurtaracak Adil Düzen projelerini hazırlamaya ve uygulamaya aklı yetmeyen,
c- İçten ve dıştan gelecek her türlü tahrik ve tahribe karşı, gerekli ve yeterli ekonomik, askeri, siyasi, ilmi, gücü ve organizeyi hazır edemeyen bir kimsenin, bu şartlarda Milli Görüş’ün başına geçmeye heveslenmesi, ya olayın zorluğunu kavrayamadığından veya sadece baş olma sevdasına kapıldığındandır.
Bir arabayı sürmek ayrı şey, onu imal ve icat etmek ise ayrı şeydir.
Şu anda bize şoför değil, makinist gerekmektedir. Bırak Milli Görüş motorunu imal etmeyi, en küçük arızasını gidermeyi becermek bile marifettir. Usta şoförleri bırakıp acemilerle hedefe ulaşacağını zannedenler, yanılgı içindedir.
Artık iktidara yaklaştığımız ve çok hassas dönemleri yaşadığımız bu günlerde, dış güçlerin ve masonik merkezlerin borazanlığını yapan bir kısım medyanın ortaya attığı "Milli Görüşe yeni lider bulma" veya "Veliaht hazırlama" oyunlarına gelmemeli, teşkilat ve cemaat olarak, bu tür dedikodulara bile girmemelidir.
Hamd olsun bizim her insanımız, kendi seviyesinin ve sorumluluğunun farkında olarak görevini yürütmektedir.
Bizim gündemimizi başkaları tayin etmemelidir.
Üstelik Erbakanın değiştirilmesi fikri, yeni de değildir. Ta başından beri bu konu iki de bir ısıtılıp sofraya getirilmektedir. Erbakan’ın değişmesini dış güçler, siyonist merkezler ve mason mahfiller istemektedir. Münafıklar, marazlılar ve bir kısım akıl fukarası maceracılar, bu konuyu eşmektedir.
Hâlbuki Hoca gibi bir lidere sahip olmak, bizim en büyük şansımız ve şerefimizdir.
Ama ne var ki insanların çoğunun fıtratıdır, emrine girebileceği bir başkan değil, keyfince istismar edebileceği bir insan istemektedir.
Ve hele, bir kişi henüz ölmeden mirasını bölmek ve makamına göz dikmek ise, onu diri diri toprağa gömmekten beterdir. Elbette buna hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Masonların hesabı ve münafıkların hevesi kursaklarında kalacak ve Allahın çizdiği plan mutlaka yürüyecektir.
Eninde sonunda sadıklar seçilecek ve sahtekârlar elenecektir. Haktan ayrılan, hayırdan mahrum edilecektir.
Milli Görüş’ü karıştırma plânları
Dışarıda İslama ve insanlığa karşı Birleşmiş Milletler kuruluyor. İçeride ise, Milli Görüş ve Adil Düzene karşı, Birleşmiş Partiler oluşturuluyor.
Birleşmiş Milletler: Amerika, Avrupa, İsrail, Hindistan... ve diğerleri.
Birleşmiş Partiler ise; Demokrasi yerine despotizmi seçen, halkın iradesini çiğneyen ve Milli Görüş’e karşı kenetlenen partiler ve liderler.
Bosna’da ve Kosova’da Müslümanları ezip Sırpları kışkırtan...
Körfez Savaşı’nı çıkarıp, Kuzey Irakta Amerikan Kürdistanını kurdurtan...
Azerbaycanı karıştıran, Rusyayı üzerimize saldırtan...
Yunanistanı şımartıp Egeyi kızıştıran...
Çekiç Güç himayesinde PKKyı destekleyen ve başımızı belaya sokan işte bu Birleşmiş Milletler ve NATOyu kuran ülkelerdir.
İçimizdeki Birleşmiş Partiler ise, Birleşmiş Milletler’in samimi savunucuları ve sadık bekçileridir.
Bu Birleşmiş Partilerin, kendi aralarında renk farklılıkları ve isim ayrılıkları bulunsa da, Erbakan’a karşı ortak çizgidedirler ve ittifak halindedirler.
Bu "Birleşmiş Partiler" babaları ve ataları aynı, ama anaları farklı kardeşler gibidirler.
Bu kokuşmuş düzenin ganimetini paylaşırken kavga ederler ama, değişmesine ve düzeltilmesine karşı elbirliği içindedirler.
Bunlar aynı evi soymak için biri kapıdan, diğeri bacadan, öteki pencereden giren hırsızlara benzemektedirler.
Hırsızların kendi aralarında anlaşması kolaydır ve menfaatlerinin icabıdır. Biri parayı, öteki altınları, diğeri de kıymetli eşyaları alır gider.
Asıl korkuları ve ortak hasımları ev sahibidir.
Marazlı medyadan mason localarına, rantiyeci patronlardan münafık hocalara; mafya babalarından menfaatci takımına, bütün küsuratın asıl telaşları ev sahibi olan Milli Görüş’ün iktidara gelmesidir.
İşte bu gelişi önlemek ve en azından frenlemek hevesiyle, bu sefer Milli Görüş’ü içten yıpratma ve suni sıkıntılar ve sorunlarla oyalama yolunu seçmişlerdir.
Birleşmiş Milletler’in ve Birleşmiş Partilerin borazanlığını yapan bir kısım medyanın marifetiyle, bu sefer Milli Görüş’e ‘veliaht’ ve ‘varisi taht’ bulma ve ortalığı bulandırma oyunları sergilenmektedir. İki de bir birilerini ‘veliaht’ ilan ederek, veya tahtın varisi gibi göstererek, kendi akıllarınca, Milli Görüş’ü karıştırmak peşindedirler.
Hâlbuki önce, ortada ne padişahlık, ne de taht vardır. Üstelik Adil Düzen medeniyeti henüz kurulmamıştır. Yeryüzünde, bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşayacağı otorite ve organize hala sağlanmamıştır. Mevcut zalim ve sömürücü siyonist düzenin oyunları henüz bozulmamıştır. Ve bütün bunların başarılması için de Milli Görüş’ü bugünlere taşıyan zata mutlaka ihtiyaç duyulmaktadır, bir...
İkincisi, Milli Görüş’ü iktidar yapmak bir kere zor, ama yeryüzünde Adil Düzen’i kurmak ve uygulamak ise bin kere zordur. “Ali çoktur ama şahı Merdanı bulmak, o kadar kolay olmamaktadır.”
Üçüncüsü, ya hu, Allah aşkına Fazilet’e ve Saadet’e baş olacak kimseye Milli Görüşçüler mi karar verecek, yoksa şeytanın şarlatanları olan bir kısım medya mı?
Hâlbuki Milli Görüş’ün şu anda, padişahlık ve veliahtlık gibi bir problemi olmadığına ve bizim her seviyedeki insanımız, hakkını da haddini de bilip kendi hizmetinin başında bulunduğuna göre, bu dışarıdan gazel okuyanların hesabı nedir?
Kendi gündemini masonik merkezlerin tayin ettiği bir topluluk hala olgunlaşmamış demektir.
Ortada fol yok, yumurta yokken, bizim “aman liderimizden sonra yerine kimi geçireceğiz?” diye bir sorunun cevabını aramamız yersizdir.
Şimdilik asıl sorunumuz ve sorumluluğumuz, Milli Görüş’ü bir an evvel nasıl iktidara taşıyacağız?
Ülkemizde ve yeryüzünde barış ve bereket düzenini nasıl kuracağız ve koruyacağız?
İslâm alemini ve insanlığı, bu siyonist sömürü düzeninden ve bu vahşet döneminden nasıl kurtaracağız?
Adil ve dengeli bir ekonomik sistemi nasıl oturtacak ve insanlarımızın karnını ve kalbini nasıl doyuracağız? sorularının çaresini ve çözümünü hazırlamaktır.
Bütün bu dertler ve engeller ortada dururken ve Hocanın dışında bunları halledecek beyin ve beceriden yoksun bulunurken, herhangi birisini öne çıkarmak ve bu propagandalara kapılmak yanlıştır ve emeğimize yazıktır.
Öyle anlatılır. Bir gün İmam-ı Muhammet ve İmam-ı Yusuf, üstatları imamı Azam Hazretlerini aralarına almış, birlikte yürürlerken, İmamı Yusuf bir latife yapmak ister ve İmamı Azamın kısa boylu olduğunu kastederek, “Üstadım, siz aramızda ‘lena’nın ‘nun’u gibisiniz” der. Biliyorsunuz Arapça ‘lena’ yazılışında başı ve sonu iki uzun çizgi, ortasındaki ‘nun’ ise sadece bir noktadır.
Bu söze alınan İmam-ı Azam Hazretleri şöyle cevap verir: “Evet ama o ‘nun’u çıkarırsanız, geride ‘la’ kalır.”
Hakikaten ‘lena’dan ‘nun’ çıkarsa gerisi ‘la’ okunur. ‘La’ ise Arapça yok demektir. Yani Hazreti İmam talebelerine, kendisi ayrılınca yok mesabesinde olacaklarını ve hiçbir işe yaramayacaklarını, çok güzel bir şekilde ifade ve ikaz etmiş oluyorlar...
Gelin, şimdi insafla düşünelim ve karar verelim.
Bir İmam-ı Azam’ı çıkarırsak, geride Hanefî mezhebinden ne kalır? Bir Gavsi Geylani çıkarılırsa, Kadiri tarikatından geriye ne kalır?
Bir Bediüzzaman Hazretlerini çıkarırsak, geride Nurculuktan ne kalır?
Evet herhangi bir hareket ve cemaatin “şahsi manevisi” olmuş böylesi zatları asla çıkaramazsınız ve onları o hizmet ve hareketten koparamazsınız...
İşte Milli Görüş hareketine ve inşallah kurulacak Adil Düzen Medeniyetine de, Erbakan’sız yaklaşamazsınız..
Çok şükür Hocamız rayları döşedi, lokomotifi ise bitirmek üzeredir. Milli Görüş raylarında, Adil Düzen lokomotifi yürümeye başladıktan ve inşallah yeniden Saadet devrine ulaştıktan ve de emri Hak vaki olduktan sonra, lokomotifi sürecek kaptanlar da herhalde hazırlanmış olacaktır..
Şimdi size siyonizmi gerçekten tanıyan üç mühim şahsiyeti arz edelim:
1- Sultan Abdülhamit Han
İman ferasetiyle, nice peygamberin ve her devrin fitne odağı ve ihanet kaynağı olan Beni İsrail’i iyi tanıyan ve şahsî dirayetiyle, 33 yıl siyonist plânların uygulanmasına fırsat vermeyen aziz kahraman…
2- Hitler
Pek çok kahin ve medyum yetiştiren bir Yahudi ailesinin çocuğu olan ve siyonistler tarafından finanse edildiği itirafında bulunan ve zamanla, sosyal ve ekonomik bir virüs gibi beşer bünyesinin her uzvuna yerleşen masonluk mikrobunu tanıyan, ama çaresiz önce kendi vahşi heves ve hesaplarına, sonra da siyonist plânlarına yenik düşen çılgın Hıristiyan...
3- Erbakan
Geçmişteki tahribatları ve gelecekteki hain plânlarıyla, masonluk, Lions ve Rotary Kulüpleri, BM, Ortak Pazar, Dünya Bankası vb. teşkilat ve tertibatlarıyla siyonizmi en iyi tanıyan... Şer güçlerin, insanlığı mahvu perişan eden bütün hazırlık ve hilelerini boşa çıkaracak İslamî ve insanî çözüm ve çareler hazırlayan, ve adım adım uygulayan... Ve inşallah siyonizmin saltanatını yıkacak olan, lider Müslüman..
İşte bu gerçeği çok iyi bilen Masonik ve münafık çevreler “Aman ERBAKAN geliyor” korkusuyla kıvranırken ve en adi yöntemleri kullanarak onu yıkmaya ve yıpratmaya çalışırken, maalesef diğer taraftan da enaniyet ve haset ehli bazı kimseler “Neden (ben değilim de) ERBAKAN?” diye çırpınmaktadır.
Ne diyelim, “Ay, yıldızlardan hoşlanır ama, güneşe tahammül edemezmiş”
Çok mühim bir hadis mealiyle konumuzu kapatalım:
“(Cemaat ve teşkilat) işiniz bir tek şahsın üzerinde toplu bir halde devam ederken, birisi çıkar gelir de, asanızı (içtimai ve siyasi dayanağınızı) kırmak (cemaat ve teşkilatınızı dağıtmak) isterse, onun boynunu vurunuz (fesat çıkarmasına engel olunuz.)”[32]
İtaat yerine itiraz eden, emir dinleyeceğine devamlı eleştiren, başarısızlıklarının sebebini, kendi tembelliğinde ve başıboşluğunda değil, devamlı liderlerinde arayan kimseler iflah olmazlar.
Nasıl ki, hain liderleri ve zalim yönetimleri değiştirmek ve düzeltmek için, gayret ve cesaret göstermeyen toplulukların iflah olmadıkları gibi.
İlim adamının çilesi
“Tilavetle Kuran olmaz. Rivayetle de ilim olmaz. Ancak, Kur’an hidayet iledir. İlim ise dirayet işidir.”[9]
Kur’an, ayetlerini anlamaya ve uygulama şartlarını hazırlamaya çalışmadan, sadece okuyup tekrarlamak için gönderilmemiştir. Başkalarından duyduklarını ve okuduklarını anlayıp hazmetmeden, sadece ezberleyip aktarmak da ilim değildir. Müslümanların ve insanlığın ahlâkî, siyasî, ilmî ve iktisadî sorunlarına ve sıkıntılarına, İslamî çözüm ve çareler üretmek ve bunları hayata tatbik etmek hususunda kendisinden yararlanabildiğimiz ölçüde Kuran amacına ulaşmış demektir. Çünkü ilim özel bir feraset, kabiliyet ve dirayet meselesidir.
Öyleyse gerçek ilim adamlarına düşen ilk görev, Müslümanların ve tüm insanlığın bugünkü mevcut;
a- Ahlâkî çöküntü ve rezaletlerinin,
b- Ekonomik dengesizlik, fakirlik ve sefaletlerinin,
c- Siyasî yönden, esaret ve zilletlerinin,
d- İlmî yönden, taklitçilik ve cehaletlerinin,
gerçek sebeplerini doğru olarak teşhis ve tespit etmektir.
Hastalığı yapan asıl mikropları bulmadan, siyonizmin bataklığını kurutmadan, rast gele yapılacak olan her türlü tedavi yöntemleri, hastalığı artırmaktan başka işe yaramayacaktır.
Çağın sorunları ve insanlığın ihtiyaçları tespit edildikten sonra, ilim adamına düşen, uygulanma imkânı olmayan fantezi öneriler üretmek ve beylik fetvalar vermek değil, oturup yeterli ve tutarlı çözüm ve çareleri ve gerekli proje ve reçeteleri araştırmaktır. Bu araştırma safhasında, o konuyla ilgisi ve bilgisi olan herkese ve her esere müracaat edilir. Her türlü ihtimal değerlendirilir. Araştırmacı o konuda başlangıçta kendisini bilgisiz ve yetersiz görmelidir... Benlik ve bilgiçlik taslayanlar ve kendisini müstağni sayanlar sorup öğrenmediklerinden ve başkalarını dinlemediklerinden cahil kalırlar ve gerçeği bulamazlar.
"Sana öğretilenlerden, bana da, doğruyu bulmama yarayacak bir bilgi öğretmek üzere sana tabi olabilir miyim?"[10] diyerek, tevazu gösterip bilenlerin önünde diz çökmeyenler ve talebeliğe tenezzül etmeyenler, ilim adamı olamazlar.
İlim adamları "en güzeline ve en gereklisine tabi olmak üzere (her hangi bir konuda konuşulan ve yazılan) her sözü dinler ve değerlendirir" [11] Gerekli ve yeterli bir araştırma ve soruşturma yaptıktan sonra, kendi kalbinde ve kafasında oluşan ilmî "ihtimal"leri başkalarıyla tartışmaya başlar... Bu dönemde kendi fikirleri kadar, diğerlerinin fikirlerine de önem verir ve saygı gösterir. Bu ilmî münazara ve münakaşalar sırasında, başkalarını alt etmek veya kendi fikrini empoze etmekten ziyade, “doğru”yu bulmaya ve anlamaya gayret eder... Yanıldığını fark ettiği noktalarda ise hatasını itiraf ve gerçeği kabul eder.
Çünkü “ilim”de tartışma vardır, ama zorlama ve kınama yoktur... “Din”de ise tartışma yok, sadece ikna ve inandırma vardır. “Düzen”de ise kanunî müeyyideler ve bağlayıcı mecburiyetler söz konusudur. Yani zorlama vardır. Bunlar farklı sistemlere tabi oldukları için, değişik yöntemlerin uygulanması esastır ve bunlar biri birine karıştırılmamalıdır.
Bu tartışmalardan sonra, ilim adamı kendi vicdanında ve kafasında oluşan kesin kanaate göre bir karar verir... Bu kararı verirken, İslam’ın emrindeki aklına ve anlayışına güvenir... Bu ilmî ve ictihadî kararlarından dolayı sorumlu da değildir. Zira isabet etse iki, yanılsa bile bir sevap verilecektir.
Çünkü "mutlak doğrular" ve "mutlak yanlışlar" zaten vahiyle bildirilmiştir... İlim adamının görevi, bu "değişmeyen doğruları" esas alarak, değişen ve gelişen şartlara ve standartlara uygun yeni ve yeterli çareler üretmektir.
İlim adamı, ilmî araştırmalar ve tartışmalar sonucu vardığı "ictihadî" kararları sözlü ve yazılı olarak savunmaya başlar. Bunun için konferans, seminer, panel, açıkoturum, gazete, dergi, kitap, radyo, televizyon gibi her türlü basın ve yayın organlarından yararlanır...
İşte asıl sıkıntı ve zorluklar bunun arkasından gelir. Çünkü bu ilmî ve İslamî gerçekler;
1- Saltanat düzenleri yıkılacak olan zalim idarecilerin...
2- Menfaatleri kesilecek din ve devrim istismarcısı çevrelerin,
3- Batıl inanışları ve hurafeleri sarsılan kalabalık kesimlerin,
4- Sahte otoriteleri zarar gören ve din alimi geçinen bazı kimselerin tepkisini çeker.
En acımasız iftira ve isnatlar, hatta zulüm ve sıkıntılar gelmeye başlar. Bu dönem, ilim adamının en zor dönemidir. İnandığı gerçekler uğruna, her türlü saldırıya ve sıkıntıya katlanması gerekir...
“... Bir kere azmettin mi (doğruluğuna inandığın bir karar verdin mi onu savunmak ve uygulamak hususunda) artık Allaha güven...[12] hükmünü düstur edinmelidir.
Olayların gerçek durumunu kavrayabilme, şartların ve sorunların doğru yorumunu yapabilme feraset ve dirayetine sahip bulunan gerçek ilim adamları[13], bu türlü tecavüz ve tedirginliklere karşı, metanet ve cesaretle direndikçe çevresinde bu gerçekleri anlayan ve savunan bir talebe ve taraftar halkası oluşur. Giderek daha geniş kesimler ve kitleler, bu gerçeklerin üzerinde durmaya ve düşünmeye başlar... İlk başta kendisine şiddetle saldıranlar, bu sefer hararetle savunmaya koyulurlar. Önceleri "Biz babalarımızın ve atalarımızın izinden ayrılmayız"[14] diyenler...
"Sömürü ve zulüm düzenleri ve saltanatları yıkılmasın diye"[15] inatla direnenler, zamanla bu gerçekleri anlamaya ve teslim olmaya mecbur kalırlar.
Derken, bu ilim adamının ictihadî kararları, prensip ve programları tüm toplumun malı olur ve sistem olarak uygulanmaya koyulur...
Demek ki, insanlığın ve Müslümanların ahlâkî, ekonomik, siyasî ve ilmî sorunlarının, önce sebeplerine, doğru teşhis ve tespit koyamayanlar, sonra bunların çözümüne ve çaresine esas olacak, ilmî araştırma ve soruşturmayı yapamayanlar, problemleri o konunun uzmanlarıyla tartışmayanlar ve nihayet kendisinde hasıl olan vicdanî kanaatını savunmak ve uygulamak hususunda, çilelere katlanmayanlar gerçek ilim adamı olamazlar.
İşte mezhep imamı müçtehitler. İşte çağını aydınlatan mücedditler... İşte toplumlara yeniden hayat ve hürriyet kazandıran gerçek mürşitler ve mücahitler... Hepsi de bu dönemleri yaşamış ve bu tür çilelere mutlaka katlanmışlardır.
Bir zamanlar “Cemaat, teşkilat ve itaat” kavramlarına karşı çıkanların...
“Ahlakî, siyasî, ilmi ve ekonomik Adil Düzen” programlarına ters bakanların...
“İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, İslam Askerî Savunma Paktı, Müşterek İslam Dinarı ve İslam Kültür ve Eğitim İşbirliği Teşkilatı” gibi teklif ve tasarıları, hayalcilikle suçlayanların. Şimdilerde tenkitten tebrike, itirazdan kabule yöneldiklerine şahit oluyor ve bu gelişim ve değişimleri özlenen yarınların yakınlığına bir alâmet sayıyoruz. Ve "ilim adamı" deyince ilk önce Erbakan’ı hatırlıyoruz... Çünkü gerçek bir ilim adamının bütün özelliklerini onda görüyoruz. Çağları değiştirecek bir iman inkılâbının önderliğini yapacak tüm üstünlüklerin, bu büyük dava ve devlet adamında toplandığını biliyoruz.
İmamı Şafii Hazretleri, “Bütün alimler fıkıhta İmam-ı Azam’ın iyali (çocukları ve talebeleri) sayılır” buyurmakla örnek bir edep ve kadirşinaslık göstermiştir.
Biz de, müsaadenizle “Bugün Türkiye’de ve özellikle İslamcı kesimde, köşe yazarlarından entel geçinenlere, radikal denilenlerden ılımlı kimselere, klasik hatiplerden yenilikçi bilinenlere, Milli Görüşçülerden partiler üstü hareket edenlere kadar, hemen hepsinin, doğru fikir öncüsü Erbakan’dır” dersek bu asla mübalağa sayılmamalı ve teşekkür makamında bir gerçeğin ifadesi olarak kabul edilmelidir.
Zira “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmemiş demektir.”
İç ve dış siyaset sorunları ve çözüm yolları ile ilgili olsun... Ülkemizdeki tıkanmış rejime ve yeryüzü sistemine karşı üretilen natif düzen projeleri ve programları ile ilgili olsun... Birleşmiş Milletler, NATO ve Ortak Pazar gibi kuruluşların gerçek niyetlerinin ve mahiyetinin ortaya koyulması ve bunlara karşı alınacak tedbirler ve oluşturulacak teşkilatlarla ilgili olsun... Siyonizm, masonluk MAFIA gibi karanlık güçlerin, kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerin ne olduklarıyla ve bunlardan korunma ve kurtulma imkânı ve planlarıyla ilgili olsun...
Siyasi cihat, cemaat, teşkilât esaslarıyla ilgili olsun, bütün bu konularda organizeyi, koordineyi ve otoriteyi sağlamak konularıyla ilgili olsun... Cesaret ve ciddiyetle ilk sözleri konuşan hep Erbakan olmuştur. En gerçekçi teşhis ve tespitleri yapan Erbakan olmuştur. En gerekli ve yeterli tedbir ve çareleri ortaya koyan da yine Erbakan olmuştur.
Ne siyasi, sosyal ve ekonomik sorunların saptanmasında ve problemin ne olduğunun ve nereden kaynaklandığının doğru olarak vurgulanmasında olsun, ne de bunların en uygun ve uygar çözüm ve çarelerinin anlatılmasında ve açıklanmasında olsun, hiç kimse Erbakan’ı geçememiş, bazıları da belki yıllarca karşı çıktığı ve aklı yatmadığı bu gerçekleri, daha sonra savunmaktan ve sahiplenmekten ve hatta mal bulmuş mağribi gibi bunları kendisi keşfetmiş ve yeni fark etmiş gibi şahsına mal etmekten çekinmemiştir.
Bugün siyonizmi ve dünya düzenini tenkit edenlerin de, sağcı ve solcu zihniyetlerin aynı şey olduğunu söyleyenlerin de, İslâm’ın aslında her dinden ve her kavimden herkesin birlikte ve huzur içinde yaşayacağı ve temel insan haklarının korunacağı bir barış düzeni olduğunu gündeme getirenlerin de...
Toplumsal konsensüsten ve Medine Sözleşmesi’nden bahsedenlerin de...
Birleşmiş Milletler’in, NATO’nun, Ortak Pazar’ın aleyhinde yazıp çizenlerin de...
Geçmişteki Müslüman devlet ve hükümet modellerinin, günümüze aynen tatbikinin imkânsız olduğunu, ancak temel kaynaklarımızdan yola çıkarak ve tarihi tecrübelerden de yararlanarak bugünün şartlarına ve standartlarına uygun, İslâm ve insanlık adına yeni ve yeterli ilmi projelerin üretilmesi ve geliştirilmesi zorunluluğunu fark edenlerin ve bu konuda gayret gösterenlerin de... Hep fikir hocası ve öncüsü Erbakan’dır.
Bu gerçeği kabullenmek, bir tebrik ve teşekkür ifadesidir... Neyi kimden öğrendiğini, hangi orijinal fikrin kim tarafından üretildiğini söylemek, ilmin haysiyeti ve insanlığın gereğidir...
Başkasına ait bir görüş ve buluşu kendisine mal etmek veya sahibini gizlemek ise bir nevi nankörlüktür ve ilim hırsızlığı demektir.
Bazı zavallılar, bizim bu gerçekleri riyakârlık ve yağcılık olsun diye yazdığımızı zannediyorlar. Bizi yakinen tanıyanlar, başkalarının elde etmek için bin takla attıkları nice makam ve menfaatleri, haysiyetimizden ve değerlerimizden taviz vermemek için nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi, imkân ve iktidar sahibi bulunan nice etkili ve yetkili zevatın, bazı haksızlık ve yanlışlıklarına karşı çıktığımız için, ne fırsatları feda ettiğimizi çok iyi bilirler.
Üstelik “Allah’ın bir kuluna açtığı rahmet ve fazilet kapılarını kimse kapatamaz... O’nun vermediği bir nimeti de kimse ondan zorla alamaz.” [16]
Suni lider sorunları
Doğrular, kalabalıkların değil, hakikatın yanındadır.
Çünkü “İnsanların çoğu bilmezler"[17], "Allaha karşı yalan uydururlar ve çokları da akıl erdirmezler"[18], "Pek çoğu cahildirler"[19], "Çoğu (gerçeğin değil) kendi zannının peşinde giderler"[20], "İnsanların çoğu şükretmezler"[21], "İnsanların çoğu inkar yolunu seçerler"[22], "Sizden çokları fasıklığı (ve günah yolunu) tercih ederler"[23], "İnsanların çoğu kadir bilmez nankördürler"[24], “İçinizden pek çoğu Haktan hoşlanmaz ve gerçeklerden yüz çevirirler.”[25], "Siz ne kadar isteseniz de insanların çoğu inanacak değildir.”[26], "Pek az iman ederler"[27], "Pek azı cihada giderler"[28] ,
"İnsanların pek azı hariç çoğundan hainlik beklenir"[29], "Ve çoğunluk az öğüt dinlerler."[30]
İşte bu ayetlerden anlaşılıyor ki insanların çoğu Hakkı aramazlar. Arayanların çoğu anlamazlar... Anlayanların çoğu inanmazlar... İnananların çoğu yaşamazlar... Yaşayanların çoğu savunmazlar ve Hak için zahmete katlanmazlar..
İnsanların çoğu maneviyatın değil, maalesef menfaatin kavgasındadır. Haklının değil güçlünün yanındadır. Doğruların değil, kalabalıkların arkasındadır. Özden değil sözden hoşlanırlar. Halden hakikatten anlamazlar, görünüşe ve gösterişe aldanırlar.
İşte bunun içindir ki Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin yerine, Taifli kabile reislerinin Peygamber olmasını arzulamışlardır. İnsanların çoğunluğu, uzun yıllar Resüllullaha düşmanlık yapmış ve ona tabi olmamışlardır. Her Peygambere, kendi sağlığında inanan ve sahip çıkan insanlar pek azdır.
İmamı Azam gibi bir zat bile, adil ve kâmil bir siyasi yönetimi arzuladığı için, dövüle dövüle öldürülmüş, ama insanların ve de Müslümanların pek çoğu, bu zulme ilgisiz kalmış ve ona sahip çıkmamışlardır.
Bu ülkede birileri çıkıp, devrimler adına tüm değerlerimizi devirmiş, ama insanların çoğu bu vahşete seyirci kalmış, hatta alkışlamıştır.
Bediüzzaman’ların nurlu davetine icabet eden pek az insan çıkmış, onun gibilere yapılan hakaret ve haksızlıklara, çoğunlukla suskun kalınmıştır.
Selamet davasını dert edinen ve destek veren kimseler, uzun yıllar azınlıkta kalmış ve ilk zamanlar ön safta oynayanların bile, bir kısmı maalesef cılk ve çürük çıkmıştır.
Ve şimdi iktidara yürüyen davamızı bugünlere taşıyan zatı, saf dışı bırakmaya ve başkalarını kahraman yapmaya yönelik girişimler başlamıştır.
Bu oyunları dışarıdan tezgâhlayanlara sözümüz yok, ama içerdekilerin bunlara alet olması ve hıyanetlerin hoş karşılanması, vicdanımızı sızlatmaktadır.
Şu gerçeği asla unutmamalıdır: “Bir insan, parti başkanı veya başbakan olabilir. Ama inkılâp lideri olmak kolay değildir.”
a- Siyonizmi ve onun dünya çapındaki çok çeşitli ve dehşetli kurum ve kurallarını ve emperyalizmin gizli açık planlarını bilmeyen ve karşı tedbirleri beceremeyen,
b- Bütün insanlığı kuşatacak ve kurtaracak Adil Düzen projelerini hazırlamaya ve uygulamaya aklı yetmeyen,
c- İçten ve dıştan gelecek her türlü tahrik ve tahribe karşı, gerekli ve yeterli ekonomik, askeri, siyasi, ilmi, gücü ve organizeyi hazır edemeyen bir kimsenin, bu şartlarda Milli Görüş’ün başına geçmeye heveslenmesi, ya olayın zorluğunu kavrayamadığından veya sadece baş olma sevdasına kapıldığındandır.
Bir arabayı sürmek ayrı şey, onu imal ve icat etmek ise ayrı şeydir.
Şu anda bize şoför değil, makinist gerekmektedir. Bırak Milli Görüş motorunu imal etmeyi, en küçük arızasını gidermeyi becermek bile marifettir. Usta şoförleri bırakıp acemilerle hedefe ulaşacağını zannedenler, yanılgı içindedir.
Artık iktidara yaklaştığımız ve çok hassas dönemleri yaşadığımız bu günlerde, dış güçlerin ve masonik merkezlerin borazanlığını yapan bir kısım medyanın ortaya attığı "Milli Görüşe yeni lider bulma" veya "Veliaht hazırlama" oyunlarına gelmemeli, teşkilat ve cemaat olarak, bu tür dedikodulara bile girmemelidir.
Hamd olsun bizim her insanımız, kendi seviyesinin ve sorumluluğunun farkında olarak görevini yürütmektedir.
Bizim gündemimizi başkaları tayin etmemelidir.
Üstelik Erbakanın değiştirilmesi fikri, yeni de değildir. Ta başından beri bu konu iki de bir ısıtılıp sofraya getirilmektedir. Erbakan’ın değişmesini dış güçler, siyonist merkezler ve mason mahfiller istemektedir. Münafıklar, marazlılar ve bir kısım akıl fukarası maceracılar, bu konuyu eşmektedir.
Hâlbuki Hoca gibi bir lidere sahip olmak, bizim en büyük şansımız ve şerefimizdir.
Ama ne var ki insanların çoğunun fıtratıdır, emrine girebileceği bir başkan değil, keyfince istismar edebileceği bir insan istemektedir.
Ve hele, bir kişi henüz ölmeden mirasını bölmek ve makamına göz dikmek ise, onu diri diri toprağa gömmekten beterdir. Elbette buna hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Masonların hesabı ve münafıkların hevesi kursaklarında kalacak ve Allahın çizdiği plan mutlaka yürüyecektir.
Eninde sonunda sadıklar seçilecek ve sahtekârlar elenecektir. Haktan ayrılan, hayırdan mahrum edilecektir.
Milli Görüş’ü karıştırma plânları
Dışarıda İslama ve insanlığa karşı Birleşmiş Milletler kuruluyor. İçeride ise, Milli Görüş ve Adil Düzene karşı, Birleşmiş Partiler oluşturuluyor.
Birleşmiş Milletler: Amerika, Avrupa, İsrail, Hindistan... ve diğerleri.
Birleşmiş Partiler ise; Demokrasi yerine despotizmi seçen, halkın iradesini çiğneyen ve Milli Görüş’e karşı kenetlenen partiler ve liderler.
Bosna’da ve Kosova’da Müslümanları ezip Sırpları kışkırtan...
Körfez Savaşı’nı çıkarıp, Kuzey Irakta Amerikan Kürdistanını kurdurtan...
Azerbaycanı karıştıran, Rusyayı üzerimize saldırtan...
Yunanistanı şımartıp Egeyi kızıştıran...
Çekiç Güç himayesinde PKKyı destekleyen ve başımızı belaya sokan işte bu Birleşmiş Milletler ve NATOyu kuran ülkelerdir.
İçimizdeki Birleşmiş Partiler ise, Birleşmiş Milletler’in samimi savunucuları ve sadık bekçileridir.
Bu Birleşmiş Partilerin, kendi aralarında renk farklılıkları ve isim ayrılıkları bulunsa da, Erbakan’a karşı ortak çizgidedirler ve ittifak halindedirler.
Bu "Birleşmiş Partiler" babaları ve ataları aynı, ama anaları farklı kardeşler gibidirler.
Bu kokuşmuş düzenin ganimetini paylaşırken kavga ederler ama, değişmesine ve düzeltilmesine karşı elbirliği içindedirler.
Bunlar aynı evi soymak için biri kapıdan, diğeri bacadan, öteki pencereden giren hırsızlara benzemektedirler.
Hırsızların kendi aralarında anlaşması kolaydır ve menfaatlerinin icabıdır. Biri parayı, öteki altınları, diğeri de kıymetli eşyaları alır gider.
Asıl korkuları ve ortak hasımları ev sahibidir.
Marazlı medyadan mason localarına, rantiyeci patronlardan münafık hocalara; mafya babalarından menfaatci takımına, bütün küsuratın asıl telaşları ev sahibi olan Milli Görüş’ün iktidara gelmesidir.
İşte bu gelişi önlemek ve en azından frenlemek hevesiyle, bu sefer Milli Görüş’ü içten yıpratma ve suni sıkıntılar ve sorunlarla oyalama yolunu seçmişlerdir.
Birleşmiş Milletler’in ve Birleşmiş Partilerin borazanlığını yapan bir kısım medyanın marifetiyle, bu sefer Milli Görüş’e ‘veliaht’ ve ‘varisi taht’ bulma ve ortalığı bulandırma oyunları sergilenmektedir. İki de bir birilerini ‘veliaht’ ilan ederek, veya tahtın varisi gibi göstererek, kendi akıllarınca, Milli Görüş’ü karıştırmak peşindedirler.
Hâlbuki önce, ortada ne padişahlık, ne de taht vardır. Üstelik Adil Düzen medeniyeti henüz kurulmamıştır. Yeryüzünde, bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşayacağı otorite ve organize hala sağlanmamıştır. Mevcut zalim ve sömürücü siyonist düzenin oyunları henüz bozulmamıştır. Ve bütün bunların başarılması için de Milli Görüş’ü bugünlere taşıyan zata mutlaka ihtiyaç duyulmaktadır, bir...
İkincisi, Milli Görüş’ü iktidar yapmak bir kere zor, ama yeryüzünde Adil Düzen’i kurmak ve uygulamak ise bin kere zordur. “Ali çoktur ama şahı Merdanı bulmak, o kadar kolay olmamaktadır.”
Üçüncüsü, ya hu, Allah aşkına Fazilet’e ve Saadet’e baş olacak kimseye Milli Görüşçüler mi karar verecek, yoksa şeytanın şarlatanları olan bir kısım medya mı?
Hâlbuki Milli Görüş’ün şu anda, padişahlık ve veliahtlık gibi bir problemi olmadığına ve bizim her seviyedeki insanımız, hakkını da haddini de bilip kendi hizmetinin başında bulunduğuna göre, bu dışarıdan gazel okuyanların hesabı nedir?
Kendi gündemini masonik merkezlerin tayin ettiği bir topluluk hala olgunlaşmamış demektir.
Ortada fol yok, yumurta yokken, bizim “aman liderimizden sonra yerine kimi geçireceğiz?” diye bir sorunun cevabını aramamız yersizdir.
Şimdilik asıl sorunumuz ve sorumluluğumuz, Milli Görüş’ü bir an evvel nasıl iktidara taşıyacağız?
Ülkemizde ve yeryüzünde barış ve bereket düzenini nasıl kuracağız ve koruyacağız?
İslâm alemini ve insanlığı, bu siyonist sömürü düzeninden ve bu vahşet döneminden nasıl kurtaracağız?
Adil ve dengeli bir ekonomik sistemi nasıl oturtacak ve insanlarımızın karnını ve kalbini nasıl doyuracağız? sorularının çaresini ve çözümünü hazırlamaktır.
Bütün bu dertler ve engeller ortada dururken ve Hocanın dışında bunları halledecek beyin ve beceriden yoksun bulunurken, herhangi birisini öne çıkarmak ve bu propagandalara kapılmak yanlıştır ve emeğimize yazıktır.
Öyle anlatılır. Bir gün İmam-ı Muhammet ve İmam-ı Yusuf, üstatları imamı Azam Hazretlerini aralarına almış, birlikte yürürlerken, İmamı Yusuf bir latife yapmak ister ve İmamı Azamın kısa boylu olduğunu kastederek, “Üstadım, siz aramızda ‘lena’nın ‘nun’u gibisiniz” der. Biliyorsunuz Arapça ‘lena’ yazılışında başı ve sonu iki uzun çizgi, ortasındaki ‘nun’ ise sadece bir noktadır.
Bu söze alınan İmam-ı Azam Hazretleri şöyle cevap verir: “Evet ama o ‘nun’u çıkarırsanız, geride ‘la’ kalır.”
Hakikaten ‘lena’dan ‘nun’ çıkarsa gerisi ‘la’ okunur. ‘La’ ise Arapça yok demektir. Yani Hazreti İmam talebelerine, kendisi ayrılınca yok mesabesinde olacaklarını ve hiçbir işe yaramayacaklarını, çok güzel bir şekilde ifade ve ikaz etmiş oluyorlar...
Gelin, şimdi insafla düşünelim ve karar verelim.
Bir İmam-ı Azam’ı çıkarırsak, geride Hanefî mezhebinden ne kalır? Bir Gavsi Geylani çıkarılırsa, Kadiri tarikatından geriye ne kalır?
Bir Bediüzzaman Hazretlerini çıkarırsak, geride Nurculuktan ne kalır?
Evet herhangi bir hareket ve cemaatin “şahsi manevisi” olmuş böylesi zatları asla çıkaramazsınız ve onları o hizmet ve hareketten koparamazsınız...
İşte Milli Görüş hareketine ve inşallah kurulacak Adil Düzen Medeniyetine de, Erbakan’sız yaklaşamazsınız..
Çok şükür Hocamız rayları döşedi, lokomotifi ise bitirmek üzeredir. Milli Görüş raylarında, Adil Düzen lokomotifi yürümeye başladıktan ve inşallah yeniden Saadet devrine ulaştıktan ve de emri Hak vaki olduktan sonra, lokomotifi sürecek kaptanlar da herhalde hazırlanmış olacaktır..
Şimdi size siyonizmi gerçekten tanıyan üç mühim şahsiyeti arz edelim:
1- Sultan Abdülhamit Han
İman ferasetiyle, nice peygamberin ve her devrin fitne odağı ve ihanet kaynağı olan Beni İsrail’i iyi tanıyan ve şahsî dirayetiyle, 33 yıl siyonist plânların uygulanmasına fırsat vermeyen aziz kahraman…
2- Hitler
Pek çok kahin ve medyum yetiştiren bir Yahudi ailesinin çocuğu olan ve siyonistler tarafından finanse edildiği itirafında bulunan ve zamanla, sosyal ve ekonomik bir virüs gibi beşer bünyesinin her uzvuna yerleşen masonluk mikrobunu tanıyan, ama çaresiz önce kendi vahşi heves ve hesaplarına, sonra da siyonist plânlarına yenik düşen çılgın Hıristiyan...
3- Erbakan
Geçmişteki tahribatları ve gelecekteki hain plânlarıyla, masonluk, Lions ve Rotary Kulüpleri, BM, Ortak Pazar, Dünya Bankası vb. teşkilat ve tertibatlarıyla siyonizmi en iyi tanıyan... Şer güçlerin, insanlığı mahvu perişan eden bütün hazırlık ve hilelerini boşa çıkaracak İslamî ve insanî çözüm ve çareler hazırlayan, ve adım adım uygulayan... Ve inşallah siyonizmin saltanatını yıkacak olan, lider Müslüman..
İşte bu gerçeği çok iyi bilen Masonik ve münafık çevreler “Aman ERBAKAN geliyor” korkusuyla kıvranırken ve en adi yöntemleri kullanarak onu yıkmaya ve yıpratmaya çalışırken, maalesef diğer taraftan da enaniyet ve haset ehli bazı kimseler “Neden (ben değilim de) ERBAKAN?” diye çırpınmaktadır.
Ne diyelim, “Ay, yıldızlardan hoşlanır ama, güneşe tahammül edemezmiş”
Çok mühim bir hadis mealiyle konumuzu kapatalım:
“(Cemaat ve teşkilat) işiniz bir tek şahsın üzerinde toplu bir halde devam ederken, birisi çıkar gelir de, asanızı (içtimai ve siyasi dayanağınızı) kırmak (cemaat ve teşkilatınızı dağıtmak) isterse, onun boynunu vurunuz (fesat çıkarmasına engel olunuz.)”[32]
Yorumlar